Uzun süre kitaplığımda demlenmiş bir kitaptan bahsetmek istiyorum. David R. Montgomery tarafından yazılan ‘Toprak Uygarlıkların Erozyonu’. Yaşam’ımızda da değerini bilmediğimiz Toprak’a ben de kütüphanemde aynı muameleyi yapmışım anlaşılan, okumaya değer bulamamışım uzun yıllar. Ancak Demli Bahçe’nin bende yarattığı farkındalık ile başucu kitaplarımdan birisi oldu. İlk uygarlıklardan günümüze Toprak’ı, ona nasıl davrandığımızı öyle güzel anlatmış ki. Kitap ile ilgili zihnimde toplanan çıkarımlarımı paylaşmak istedim.

Gönlümüzden, özümüden uzak tutmaya, kapının dışında bırakmaya çalıştığımız, üstüne tükürüp çamur diye karaladığımız toprak nedir?

Aristo’ya göre dört ana elementin – toprak, hava, ateş ve su – birincisi, yaşamımızın kökeni ve dünyada yaşamın olmazsa olmazıdır toprak. Her şey ondan gelir ona döner dediğimizdir toprak. Belki de değeri en az bilinen ama varlımız için en gerekli olandır toprak. İlk insanın İbranice ismi olan Adam’ın, toprak anlamına gelen adama sözcüğünden türetülmesi tesadüf müdür? Ya da Latince de insan anlamına gelen homo sözcüğünün, Latince yaşayan toprak demek olan humus sözcüğünden alınmış olması? Roma’lıların bulduğu Toprak Ana (Mater Terra) deyimi? Yani toprak doğumdur, başlangıçtır, yaşamdır.

Baktığımızda toprakların erozyona uğratılması uygarlıkları sonunu getirmiş. Mezopotamya, Antik Yunan, Eski Roma gibi bir çok uygarlık toprağın ihmal edilmesi sonucu aynı sonu yaşamışlar. Avrupa’daki Koloni tarımı, Amerika’daki monokültür tarımında yaygın olan kölelik yapısı toprağın ve insanlığın tüketilmesinde önemli rol oynamış. Daha çok kar elde etmek adına tek tip ürün ekilmiş, toprak bakımı yerine daha maliyetsiz yöntem olarak ormanların tarıma açılması seçilmiş, bunun sonucunda da toprak erozyonu nedeniyle milyonlarca kişinin ölümüne neden olan kıtlıklar, savaşlar, iç savaşlar yaşanmış. Teknoloji gelişmiş, bir dönem atom bombası üretilen fabrikalarda geliştirilen yeni tohum ve gübre teknolojilerinin dayatılması ile topraklar daha da yok edilmiş. Yani tarih boyunca aynı hataları yapıp farklı sonuçlar beklemişiz. Tüketmişiz, tükenmişiz ama aynı hataları yapmaya devam etmişiz. “Toprağa nasıl davranırsak, kendimize de öyle davranmış oluruz” diye bir söz vardır, biz tarih boyunca kendimize çok da iyi davranmamışız, kötü davranmaya da devam ediyoruz.

Peki uygarlıkların sonunu getiren toprağın nasıl korunacağı ile ilgili tarih boyunca hiç mi çalışma yapılmamış, hiç mi ders çıkartılmamış? Aslında bugün organik ve sürdürülebilir tarım için önerilenlerin bir çoğu tarih boyunca bilinen gerçeklermiş. Antik Yunan’da hayvan dışkısının ve kompostun toprağı gübreleme özelliği biliniyormuş. Esli Roma’nın ilk çiftçileri zeytin, üzüm, tahıl ve hayvan yemini karışık ekiyorlarmış. Karışık ekimin yabani otları boğduğunu ve işgücünü azalttığını böylece de toprağın korunduğunu biliyorlarmış ve bunu uygulamışlar. Son dönemde popüler olan solucan gübresi için ise Charles Darwin 1882 yılında yayınlanan kitabında solucanların kurumuş yaprakları, toz – toprağı nasıl verimli topraklara dönüştürdüğü konusuna odaklanmış. Yani antik çağlardan itibaren toprağın nasıl korunacağı ve zenginleştirileceği bir şekilde biliniyormuş ancak ticari tarım hem toprağı hem toplumu bozmuş. Karl Marx’ın bu konudaki düşüncesi durumu çok güzel özetliyor aslında. “Kapitalist tarımdaki bütün gelişmeler yalnızca işçilerin değil toprağın da soyulması sanatıdır; toprak verimliliğini bir zaman için arttırmadaki bütün ilerlemeler o verimin uzun dönemli kaynaklarının yok edilmesinde başarılan ilerlemelerdir” demiştir.

Yukarıda tanımlandığı şekli ile bugün tarımdaki ilerlemelerden payımıza ne düşüyor? Hibrit tohumlar? Kimyasal gübreler? GDO’lu ürünler? Suni yemlerle beslenen ve sağlıksız ortamlarda büyüyen hayvanlar? Bu hayvanlardan elde edilen ürünler?


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir